Celal Kadri Kınoğlu’nun ilk romanı Armağan, hayattan elini eteğini çekmiş; edebiyata, müziğe, felsefeye sığınmış bir adamın öyküsünü anlatıyor. Bu adam hayatta zihninde biriktirdiği her şeyi kağıda dökmek, hayatını, öğrendiklerini kayda almak arzusunda, bunun için alışılmadık bir yönteme başvurup gazeteye ilan veriyor: “bir asistan arıyorum.”
Ve o ilana cevap veren bir genç kadın, Alev giriyor hayatına. Kitap boyunca adamla Alev’in gelişen ve boyut değiştiren ilişkisini okuyoruz ve bir yandan da hayatı boyunca adamın beslendiği kaynakları keşfediyoruz.
Okuduğum yorumlarda özellikle genç kadının ikna edici olmadığını belirten görüşler vardı, ben öyle düşünmüyorum. Her ne kadar bir parça fazla idealize edilmiş olsa da, bence o genç kadın pekala mümkün olabilir ve öyle bir adam da böyle bir kadını tam da bu şekilde idealize eder zaten.
Ancak ben asıl adamın kendine inşa ettiği entelektüel mabedi ve onun anlatıldığı kısımları çok sevdim. Özellikle Alev’in kütüphaneyi düzenlediği ve adamın okuyup sevdiği isimlerin her birinin AKM’de bir törene geldiklerini hayal ettiği kısım o kadar güzel yazılmıştı ki, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle okudum bu bölümü ve kendi kütüphanemdeki insanları zamanı bükerek öyle bir salonda toplasam ne olurdu diye hayal ettim, bayıldım bu fikre. Her bir karakteri müthiş anlatmıştı, hele ki Zizek’in konuşma yaptığı bölüm çok komikti, şahaneydi.
Ezcümle, bir saygı duruşu olarak sevdim ben bu kitabı. Kızına armağan olarak yazdığı için, özellikle çocukluk bölümlerinin otobiyografik unsurlar da taşıdığı apaçık, o açıdan da hoşuma gitti metin. İşte böyle.