Thomas Bernhard’ın Beton’u, dünyaya gelmiş en sıkı “insan sevmez”lerden birinin elinden çıkma; öyle kıvrak, alaycı bir dille akıyor ki hayran kalmamak zor. Bernhard nefret etmeyi bile işçilikle yapıyor; ince ince oyuyor, tekrarlarla dövüyor, sonunda da insanı o betona gömüyor.
Anlatıcımız evine, ülkesine, insanlara, hatta kendine takmış; Mendelssohn üzerine metnini bir türlü yazamıyor, çünkü her şey kendisine engel oluyor: kardeşinin sesi, Avusturya’nın kasveti, hastalık, gürültü. Kaçıp Mallorca’ya sığınsa da çaresiz; ağırlık valize sığmıyor, peşinden geliyor. Tek nefeste akan monologda Bernhard uzayıp giden cümlelerle basıncı artırıyor; bir noktadan sonra insanı güldürüyor da, çünkü öfkenin mizahı var. Aynı anda hem tiksinti verici hem haz uyandırıcı bir “zihinsel ihtiraslar” patlaması diye tanımlayacağım. Bernhard’ın ritmi ve tekrarları okuru dürtükleyip huzursuz ediyor; ki bence çekiciliği de buradan geliyor. “İnsan sevmez”liğin bu kadar estetik olabilmesine sonsuz hayranlık duyuyorum; bu zanaate resmen hayret ediyorum. Kolay mı? Değil. Yoruyor, sıkıştırıyor, boğuyor. Ama naçizane, bu betonun içine girmeyi göze alan herkese ısrarla öneriyorum.