“Anlattıkça birbirine layık olur çiftler. Birden, insana sadece bunları, birden tükenen ya da sürekli tekrar edilen o tutkulu sözleri söylemek yetmez. Dinleyene de yetmez. Söyleyen tatmin olmaz ama dinleyen de tatmin olmaz, söyleyen diğerinin tüm dikkatinin kendisinde olmasını ister, diliyle onu sonuna kadar etkilemek ister (‘Dil yağmur damlası gibidir, kulaktaki dil’ diye düşündüm) ve dinleyen de sonuna kadar şaşırmak ister, biraz daha duymak, uydurulmuş ya da yalan bile olsalar daha çok, daha çok bilmek ister.”
Ne zaman bir Marías eseri okusam hissettiğim bir şey var: cümlelerinin dünyayla ve kendimle ilişkimi değiştirdiği duygusu. Marías’ın karakterleri durmadan sorular soruyor, hayatta kimsenin kimseyi (kendini dahil) tam olarak anlayamayacağını bilmelerine rağmen soruyor, deşiyor, didikliyorlar. Seda Ersavcı bir defasında onu “olmayanın, olamayanın anlatıcısı” olarak tanımlamıştı. Ben de Marías okurken tam olarak bunu deneyimliyorum: kendini didikleyen karakterler zihnimi işgal ediyor, ben de kendimle ilgili olmayanı, olamayanı sorguluyorum – kapının tokmağına uzanan elimin kıvrılışına, birini dinlerken hafifçe aşağı seğiren gözüme, sıradan bir konuşmada tercih ettiğim bir sözcüğe dikkat kesiliyorum. Javier Marías’a kelimeleriyle beni bu biçimde yönetebildiği için müthiş bir hayranlık duyuyorum.
Hatırlamak ve unutmak, susmak ve durmadan konuşmak, bir engel ve bir araç olarak dil ve sözcükler, geçmiş, bellek, yalnızlık, anlatmak, anlaşılmak, anlaşılamamak, anlaşılamadığını anlamak… “Beyaz Kalp”, tüm bu konular etrafında dolanan, temposu bir an bile düşmeyen muazzam bir roman.