Bayıldım, bayıldım. Olağanüstü bir kitap. Sebastian Haffner “mühim” biri değil; kendisini sıradan bir Alman olarak tanımlıyor – bir “sade vatandaş”. Kitap her ne kadar ilk olarak 2000 yılında basılmış olsa da aslında 1939 yılında tamamlanıp bir köşeye konmuş, yayımlanan hâli de bu zaten. II. Dünya Savaşı henüz başlar, Hitler’in canavarlıklarından dünya ziyadesiyle bihaber olanı biteni izlerken yazılmış cümlelerin içindeki muazzam içgörüler (ve öngörüler) başlı başına çok etkileyici. “Şahsi ve önemsiz hikayemle gerçek tarihi anlattığımı düşünüyorum. Hatta belki de geleceğin tarihini” diyor Haffner kitapta ve I. Dünya Savaşı sonrası “bir daha asla olmaz” denilenin olacağını, dünyanın yeni bir savaşa doğru gitmekte olduğunu büyük bir isabetle tespit ediyor. Öyle ki, kitap yayımlandıktan sonra bu kitabın 1939’da tamamlanmış olamayacağı, savaş sonrası yazılmış olması gerektiği iddia edilmiş, ancak çeşitli başka belgeler ve el yazmaları üzerinde yapılan bilimsel incelemelerle kitabın gerçekten savaş evvelinde yazıldığı ispatlanmıştı.
Bu kitabı farklı kılan, faşizmi bir sistem, ideoloji, proje yahut bir “idea” olarak değil, bir deneyim olarak, bireyin öznel ve biricik deneyimi üzerinden anlamaya ve anlatmaya çalışıyor olması. Büyük “-izm”leri yorumlamaya çalışırken genel olarak pratikte doğurdukları sonuçları ve gerçek etkilerini sıkça gözden kaçırdığımızı düşündüğümden bu eseri özellikle çok değerli buluyorum. Haffner, Hitler’in ve Nazizm’in kendi sıradan hayatını nasıl dönüştürdüğünü, günlük pratiklerine ne yaptığını, etrafındakilerin düşünme ve dünyayı algılama biçimlerini nasıl değiştirdiğini şahsi tecrübesi üzerinden alabildiğine yalın ve gerçek biçimde ortaya koyuyor. Kitabın en etkileyici cümlelerinden biri olan şu cümle, bu dönüşümü müthiş bir keskinlikle anlatıyor:“Nazilerin ilk işgal ettikleri ülke Avusturya ya da Çekoslovakya değildi, Almanya’ydı.”
Böyle bitsin. Çok tavsiye ediyorum.