“Nadiren de olsa, ilginç şeyler oluyor ve eski alışkanlıklarla ilk iş telefona sarılıp sana anlatma ihtiyacı duyuyorum. Ayrılığın en kötü tarafı şahidini kaybetmek sanırım. Birileri bilmeyince, bazı şeyler hiç yaşanmamış gibi oluyor çünkü.”
Aylin Balboa’nın KAFA için yazdığı öykülerin çoğunu vaktiyle okumuş ancak bu kitabı okumamıştım, üstünden bunca zaman geçmişken vaktidir dedim, böylece bazılarını tekrar, kaçırdıklarımı da ilk kez okumuş oldum. Ki zaten bu mektup-öyküler dönüp dönüp tekrar okunur, ara ara yapmak lazım bence bunu.
Ne diyeyim, çok seviyorum. Ben de canım her yandığında refleks olarak kendimi güldürmeye, o acının içindeki komiği bulup kendime “acımadı ki” demeye çalışan biri olduğum için, Aylin Balboa’nın alaycılığında hep çok tanıdık bir şeyler buluyorum. Ağlayacak gibi olduğu anda gülecek bir şey arayıp bulan o ses öyle sahici, öyle bugüne ait ki. Hakeza okuduklarını, izlediklerini not edip bunlardan kendine dair fikirlere varmak da yine benim gayriihtiyari yaptığım işlerden biri, o açıdan da o ses çok tanıdık.
Öyküler her ne kadar mektup biçiminde yazılmış olsa da, aslında bilinç akışı gibi, yazar kendi kendiyle konuşuyor. Hal böyle olunca da insan hem mektubu yazan, hem okuyan olarak iki şekilde ilişkileniyor metinlerle. Kimi zaman yazan gibi hissedip empati kurdum, kimi zaman Osman olup cevap verme ihtiyacı duydum, bu da metne ilave bir oyun katmanı katıyor ve ben bu neşeli ama buruk oyunu çok sevdim, bir kez daha. Beni yumuşacık ediyor Osman’a yazılanlar hep. İyi ki ediyor.