Ben Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı çok seviyorum ama biliyorum, bu kitabın sevmeyeni de çok. 13-14 yaşlarındaydım babam bu kitabı bana getirip “hadi bakalım, artık bunu okumanın vakti geldi” dediğinde. (Ki o vakitler “Gönülçelen” adıyla çevrilmişti.) Kitaba bayılmıştım. Elimden bırakamadığımı, kahkahalar ve gözyaşları eşliğinde birkaç günde bitirdiğimi hatırlıyorum. Holden Caulfield’ı ne çok sevdiğimi çok iyi hatırlıyorum.
Kitabı sevmeyenler genelde tam burada ayrışıyor: Onlar baş karakter Holden Caulfield’ı sev(e)miyorlar. Onu ukala, lümpen, geveze hatta şımarık buluyorlar; biliyorum. Bense Caulfield’a baktığımda onun tüm ukalalıklarının, gevşekliklerinin, alaycılığının aslında kaybetmekte olduğu çocukluğunu, masumiyetini yitirmemeye karşı bir direniş, kendini korumak için giyilmiş bir zırh olduğunu görüyorum. Bunu böyle gördüğünüzde, buna ikna olduğunuzda işte o zaman bu kitaba saklanmış masumiyeti, çocuksu bilgeliği ve ürkekliği görebiliyorsunuz. O vakit kitap önünüzde açılıveriyor.
Çavdar Tarlasında Çocuklar’a getirilen temel diğer eleştiriler ise hikâyesinin sıradan ve hatta sıkıcı olduğu, dilininse yeterince iyi olmadığı eksenlerinde yoğunlaşıyor. Bunlara da katılmadığımı belirteyim. Bir kitabı iyi yapan her zaman olağanüstü hikâyesi değildir, anlattığı şeyin sıradanlığı da size çok şey söyleyebilir.
Bence gençlerin de, biz yetişkinlerin de bu kitaptan öğreneceği çok şey var. Bu yazıyı kitabın o meşhur son cümlesiyle bitireyim:
“Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”