“Cennetin Kökleri”, insan olmanın müthiş kötülüğü ve eş zamanlı olarak müthiş yüceliğine dair bir roman. Romanın baş kahramanı olan ve sunuş yazısında Mehmet Eroğlu tarafından çok isabetli bir şekilde “20. Yüzyılın Don Kişot’u” olarak tanımlanan Morel, bugüne dek üzerimde en çok iz bırakan karakterlerden biri olarak hafızamda dipdiri duruyor. Nazizm döneminde iki sene toplama kampında kalan ve bu süreçte filleri düşleyerek hayatta kalmayı başaran Morel, savaşın ardından hayatını filleri kurtarmaya adıyor, o dönemde halen bir Fransız sömürgesi olan Çad’a gidiyor ve bürokrasiye, avcılara, zenginlere, devletlere karşı bir savaşa girişiyor. Filleri kurtarmak için – yahut belki de şöyle demeli aslında: insanlık onurunu kurtarmak, insanlara insan olmayı hatırlatmak için.
Dev bir mücadele yürütüyor Morel, pek çok düşman edindiği gibi o güne dek filleri pek de umursamamış olan kabilelerin bile desteğini kazanıyor, kıtada dalga dalga bir Morel efsanesi yayılmaya başlıyor.
Cennetin Kökleri, muazzam bir direniş romanı. İnsan olmakta diretmenin, adaletsizliğe, kötülüğe, haksızlığa karşı direnmenin romanı. Umudu yüceltmeye, insanın açgözlülüğüne dur demeye ve dünyamızla barışmaya çok ihtiyaç duyduğumuz bu acımasız zamanlarda tam ihtiyacımız olan türden. Morel’in en sevdiğim cümlesiyle bu yazıyı sonlandırıyorum: “Vaktim geldiğinde, ölmüş fillerin gittiği yere gidebilmek için dua ederim bazen.” Sevgili Morel, orada olduğuna hiç şüphem yok.