Nobel Akademisi 2015’te Aleksiyeviç’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü verirken onun “yeni bir edebi tür” yarattığını söylemiş, eserlerini de “duyguların ve ruhun bir tarihi” olarak tanımlamıştı, o kadar doğru ki. Aleksiyeviç, gazetecilik kökeninin de etkisiyle, kişilerle yaptığı birebir görüşmelerden kitaplar yaratıyor. Aslında yaptığı iş bu anlamda sözlü tarihle de dirsek dirseğe ilerleyen bir pratik. Fakat bu görüşmeleri olduğu gibi kağıda dökmek yerine onların özünü bulup, içlerinden hisleri, anları, izleri damıtıp, kelimelerle biraz oynayıp (ki işte kendisinin edebiyatçılığı da tam burada devreye giriyor) kitaba çeviriyor.
İnsanlar anlatıyor: O dönemde iki büyük felaket yaşadıklarını, yurt bildikleri sosyalist devletin çöküşüyle yaşanan toplumsal felaketi ve Çernobil patlamasıyla gelen kozmik felaketi anlatıyor. Babasının kullandığı şapkayı taktığı için bir daha kafasında hiç saç çıkmayan çocuk anlatıyor, yollarda yatan ölü atları ve insanları gören kadın anlatıyor, çocuğunu Çernobil’in etkileri yüzünden kaybettiğini kabul etmeyen devlete direnen adam anlatıyor, Çernobilli olduğunu öğrenince erkek arkadaşı tarafından terk edilen genç kadın anlatıyor, “insan henüz hazır olmadığı bir teknoloji keşfetti, bir çocuğun eline silah verilebilir mi? Biz verdik işte” diyen mühendis anlatıyor.
Aleksiyeviç sessizce dinliyor, kaydediyor ve sonrasında yalnızca insanların duygularını ve acılarını aktararak devasa bir sistem ve devlet eleştirisi bırakıyor kucağımıza. Yaptığı işi “duygularımızdan mabetler inşa ediyorum; arzularımızdan, hayal kırıklıklarımızdan” diye tanımlayan Aleksiyeviç, bence çağımızın yaşayan en büyük yazarlarından ve en ilham verici kadınlarından biri.