Dostoyevski’nin Çarlık Rusyası’nda bir çalışma kampında geçirdiği yılları anlattığı “Ölü Bir Evden Hatıralar”ın üstüne, bu defa Şalamov’un Stalin Rusyası’ndaki çalışma kampındaki sürgününden öyküler okumuş bulundum. Şalamov zaten o kitaba sık sık selam veriyor ama Stalin dönemindeki kampların nasıl katbekat daha acımasız işlediğini soğukkanlı bir dille gösteriyor. Öyküler “kayıp” bir zamanın peşinde resmen: saat işlemiyor, gün kavramı eriyor, insan kendi adını bile bir etiket gibi taşıyor. Çok vahşi, çok brutal her şey. Kar, açlık, taş, kürek; kimsenin kahraman olma şansı yok. Bir fincan sıcak suya erişmek bile imkansız.
Şalamov’un dili süssüz, buz gibi. Anlatıcı ne ağlıyor ne de teselli peşinde; sadece sahneyi kuruyor ve çekiliyor. O yüzden daha sarsıcı belki. “Nihayetinde bir taş da taş olarak doğmaz; yumuşak, yağlı bir varlıktan meydana gelir. Taş, ancak yaşlandığında bir maddeye dönüşür.” Bu cümle içimde uzun süre dolaşıyor.
Öyküler birbirine ekleniyor; kronoloji dağınık, hayat gibi. Doktor koğuşu, maden ağzı, morg, baraka… Her yerde aynı soğuk, aynı yorgunluk. Küçük eşyalar, ekmek kırıntısı, bir palto astarı, nöbet listesi… Dostoyevski’de arada bir sohbet ya da merhamet kırıntısı bulmuştum; burada o da yok. Disiplin, açlık, hastalık ve şiddet üst üste biniyor. Şalamov malzemesini parlatmıyor; kiriyle, soğuğuyla, pasıyla önümüze koyuyor. Ben çok sevdim.