Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ndan öğrenilecek ders çok. Ekonomi-politiğe mesafeli olanlara kimi sayfalar ayrıntılı gelebilir, baştan uyarayım; ama ben açık söylüyorum: çok sevdim. Galeano, kıtanın emperyalizmle yoğrulan hikâyesini madenlerden plantasyonlara, bakırdan şekere, petrolden kauçuğa taşıyarak anlatıyor; “gelişme” dedikleri şeyin nasıl gelir uçurumunu sürekli büyüttüğünü, diktatörlüklerin kurduğu ekonomi politikalarının ve o meşhur “ulusallaştırmaların” bazen umut, bazen hayal kırıklığına nasıl döndüğünü önümüze seriyor. Kitabı güçlü kılan, tarihi bir ders kitabı gibi değil, canlı bir muhabbet gibi akması. Bölümler kısa, dil keskin; örnekler akılda kalıyor: bir limanda çürüyen kahve, bir şirkete peşkeş çekilen maden, borca bağlanan bütçeler, bitmeyen sözleşmeler.
Okurken şunları düşünüp durdum: Bir ülke ihracat rekoru kırarken halk niye yoksul kalır? Kaynak bu kadar fazlayken refah niye yayılmaz? Yabancı sermaye kapıdan girerken masaya hangi şartlar konur, hangi tavizler verilir? Ne basit sorular, ne kadar da acıklı tabii. Bu sorular sadece Latin Amerika’ya ait değil üstelik. Bizde son yıllarda dinmeyen yabancı yatırım iştahını, verilen garantileri, vergi muafiyetlerini, hızlıca geçen ruhsatları düşününce sayfaların bir kısmı bugünü anlatıyor gibi duruyor. “İstihdam gelecek” vaadiyle ucuz işgücüne razı oluş, çevreye göz yumulması, kârın dışarı akması… Kulağa tanıdık geliyor, keşke gelmese. Galeano’nun örnekleri, yakın geleceğimize dair pek hoş olmayan ipuçları bırakıyor.
Kısacası, rahat ettirmeyen bir kitap bu. Konuya uzak olan da meraklısı da bence şans versin. Şiddetle tavsiye ederim.