Bitti, şu an Dostoyevski okumaya ara verdiğim yıllarıma ağıt yakmakla meşgulüm. Bu kitaptan bana kalan, ruhumun en derinine dek gören hüzünlü gözleriyle beni süzen bir insanlar geçidi. Her zamanki gibi muazzam insan tasvirleri, benliğin en derinine inen anlatılar; bir de arkaplanda ufak ufak sezilen Rus devriminin ayak izleri. Kürek mahkumlarına, Sibirya’ya dair bir tür örtülü güzelleme. Çok sevdim, çok.
Sibirya’nın ayazı, koğuşun buğusu, zincirin tıkırtısı okurken insanın sürekli kulağımda. Şiddet, ceza, küçük iktidar oyunları var bu kitapta ama aynı sayfada birinin ekmeğini bölüşmesi, bir başkasının sessizce yarasını sarması da var. Böylece kürek mahkûmlarına ve o uçsuz beyaza dair sanki örtülü bir güzelleme beliriyor: acının içinde düzen, dayanışma, hatta inatçı bir neşe. Gardiyanıyla köylüsü, hırsızıyla soylusu aynı sobanın başında ter döküyor; kimse tam iyi değil, kimse tümden kötü değil. Anlatıcı yargı dağıtmıyor; bakıyor, dinliyor, insanın iniş çıkışını olduğu gibi aktarıyor.
Bence yazarın en iyi metinlerinden biri, diğer romanlarının gölgesinde kalması üzücü.