Günlerden bir gün, adı bilinmeyen bir ülkede, ölüm o güne kadar getirdiği görevinden vazgeçiyor ve insanlar ölmemeye başlıyor. Başta büyük bir sevinçle karşılanan bu gelişme kısa sürede yönetilmesi imkansız bir kriz doğuruveriyor. İnsanlar yaşlanmaya, hastalanmaya devam ediyorlar çünkü, tek fark şu ki; zamanları geldiğinde ölmüyorlar. Öyle büyük bir bocalama ki bu, önce hastaneler yönetilemez hale geliyor, sonra levazımatçılar işsiz kaldıkları için ayaklanıyor ve kilise bunu çözmek için “aslında evcil hayvanların da dini usullerle gömülmesi gerektiğine dair” bir açıklama yapıyor, ölüm sadece o ülkenin sınırları içinde “çalışmadığı” ve sınırı geçenler ölebildiği için yasadışı yollarla insanların sınırı geçmesini amaçlayan bir “ölüm turizmi” ortaya çıkıyor vd. Tam bir kaos.
Saramago bu büyük absürtlükler içinde duymak isteyene ne çok şey söylüyor. “Bildiğimiz anlamda dünya”nın pekala nasıl da kırılgan olabileceğini, o çok heybetli devletlerin, kurumların, düzenin bir küçük paradigma değişikliği karşısında nasıl çaresiz kalabileceğini, meşhur Latin deyişi “Memento, homo, quia pulvis es, et in pulverem reverteris”i (unutma, bir tozsun ve yine toza döneceksin) unutmamak gerektiğini, kendimize biçtiğimiz önemi yeniden düşünmek zorunda olduğunu, yıkılmaz sandığımız kurumların, organizasyonların, sistemlerin pekala yok olabileceğini ve hatta yok edilebileceğini…
Müthiş bir roman bu. Hala söyleyecek çok sözü olan; en sevdiğim Saramagolardan biri.