Bundan çok yıllar önce, büyülü gerçekçiliğin sihrini yeni keşfedip aklım başımdan uçtuğunda birilerinin önerisi ile yolum Tom Robbins’in “Parfümün Dansı” kitabına çıktı. “Son derece uçarı, oyuncu, uçuk kaçık, sihirli” bir kitap olduğunu, çok seveceğimi söylediler. Biraz araştırdım, hakikaten okuyup da sevmeyen yok gibiydi. Büyük bir hevesle aldım, okudum. Ve fakat ne oldu? Olmadı işte. Hiç olmadı.
Parfümün Dansı da, Amerikalı yazar Tom Robbins tarafından yazılmış, neredeyse 1000 sene yaşamış, ölümsüzlüğü kovalayan bir karakterin fantastik öyküsünü anlatan, mitolojik unsurlarla bezeli bir kitap. (Terra Nostra ile beraber düşününce bu ayın konusu “bin yıla yayılmış kitaplar” gibi oldu!) “Düşsel ve tarihsel bir yolculuk” diye tanımlanıyor eser arka kapakta. İlk bakışta bir kitapta aradığım her şeyi barındırıyor gibi gözüken bu kitap beni niçin hiç içine alamadı hatta zaman zaman kendinden itti peki?
Bu soruya bulduğum cevap biraz tuhaf gelecek belki size ama başka türlü açıklayamıyorum: akıl. Bu kitaptaki akıl, beni kendisinden soğutan şey oldu. Tom Robbins; akılla yoğrulmuş, akıl ve mantık odaklı bir eğitim almış tipik bir Batılı gibi yazıyor bence, bundan kurtulamıyor. Şayet yazmaya giriştiği şey bir tür büyülü gerçekçilik denemesi olmasaydı bu bir zayıflık değil güç dahi olabilirdi (mesela Milan Kundera, Julian Barnes veya Javier Marias gibi) ancak eserine giydirdiği “sihirli” unsurlar bence sakil duruyor. Çok çalışılmış, çok düşünülmüş, iyi projelendirilmiş bir öykü okuyor gibi hissettim hep. Yazar zaman zaman kişisel gelişim kitaplarına yakınsayan mesajlar veriyor, büyülü unsurlar sanki bize türlü dersler ve öğütler vermek için araçsallaşır hale geliyor.
Ezcümle, Parfümün Dansı benim için maalesef ait olmadığı bir dünyaya öykünerek bir eser yazmaya çalışan bir yazarın ikna edicilikten uzak bir denemesi olarak kalmaya mahkum bir eser maalesef, bence. Belki de Batı rasyonalitesiyle yoğrulmuş yazarlar bu işlere pek de girişmemeliler?