Bay Marsé ile ilk buluşmamız epey güzel geçti. Şanghay Büyüsü tam benim sevdiğim türden; masal gibi başlıyor, sonra yavaş yavaş başka kapılar açıyor. O yüzden bir tür modern Binbir Gece Masalları duygusu veriyor. Birinin anlattığı bir hikâyenin içinden başka bir hikâye çıkıyor; geceler uzuyor, sesler değişiyor, ben de neyin gerçek neyin uydurma olduğunu kurcalaya kurcalaya ilerliyorum. Bu katman katman açılan gizem hali bana Ishiguro’yu anımsatıyor, özellikle Öksüzlüğümüz’ü (muhtemelen olayın Çin’de geçmesinden de kaynaklanan bir çağrışım).
Sevdim, güzel aktı. Anlatıcı çocuk olunca dünyaya bakışı ayrı tatlı zaten; etraftaki yetişkinlerin ağır hikâyeleri onun saf merakıyla yumuşuyor. Ancak anlatıcının çocuk naifliğinin dile daha çok sızmasını isterdim. O kısa, düz, yalın cümleler geldiğinde kitap bir anda tazeleniyor; keşke o ton daha fazla yer kaplasaydı. O tür cümleleri pek lezizdi.
Başka Marsé eserleri de bassanız keşke de okusak; ben bu tadın peşine düşerim şahsen.