1965 Barcelona doğumlu antropolog Piñol’ün Katalanca yazdığı bu kitabı tanımlamak için bir tek sözcük seçmek zorunda olsam, sanırım “görkemli” derdim. Hayatta hem bunca lezzetli hem böyle sürükleyici olabilen, bir yandan enfes bir kurguya sahip olup bir yandan da böyle derdi olan çok az kitap var.
Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Antarktika yakınlarındaki küçük bir adaya, bir yıllığına yeni bir meteoroloji uzmanı geliyor, adada bir de deniz fenerinin sessiz görevlisi yaşamakta. Fakat iki kişilik bu adanın, hiç de göründüğü kadar sakin olmadığını, sırlarının karanlık çöktüğünde ortaya çıktığını kısa sürede anlıyoruz. İnsana benzemeyen ve yalnızca geceleri ortaya çıkan saldırgan garip yaratıklarla adadaki iki kişi arasında bir “savaş” başlıyor, savaş ilerledikçe kahramanımızın sorgulaması da derinleşiyor.
Belki ilk bakışta bir “korku/gerilim” romanı gibi gözüken eserin asıl mevzuu bana sorarsanız başka bir şey: insanın “öteki” ile kurduğu (yahut kur(a)madığı) ilişki meselesi. Yani Soğuk Deri aslında “zenofobi” (yabancı düşmanlığı) üzerine bir roman. Zenofobi özellikle bilimkurgu edebiyatı ve sinemasında sıkça çıkış noktası olarak kullanılan, insanın çok karanlık yönlerini ortaya çıkarmasıyla epeyce düşünsel malzeme sunan bir kavram malum. Bize benzemeyene, bizden farklı olana karşı duyduğumuz korku ve bu korkudan devşirdiğimiz düşmanlığa dair sorgulamalar, kitabın yüzeyinde değilse de bir alt tabakasında sürekli olarak kendini ortaya koyuyor. “Canavar” olarak kodladığımız “yabancı”yla savaşırken canavardan daha çok canavarlaştığımızı neden fark etmeyiz? Korkuyu bir meşrulaştırma aracı olarak kullanmak ahlaken bizi nereye koyar? Yahut zenofobiden ırkçılığa ve hatta cinskırım/soykırıma uzanan mesafenin ne kadar kısa olduğunu görmeyi nasıl reddederiz?
Bu müthiş kitap, anlattığı olağanüstü sürükleyici hikayeyle okuru yerine mıhlarken (uyarı: gerçekten elinizden bırakamayabilirsiniz, o nedenle dar bir zamanda başlamayınız) bir yandan da bu sorulara dair düşünmeye davet ediyor hepimizi. Bülent Somay’ın “Tarihin Bilinçdışı” kitabındaki şu cümleyi hatırlatarak bitirmek isterim: “Kendimizdeki öteki korkusunu anlamadan, Auschwitz’i anlayamayız.”