Ah Bolaño, seni çok ama çok seviyorum. Delirmenin eşiğinde bir kadının sınırları (mı? belki de değil) var bu kitapta. Nasıl güzel, nasıl dehşetli, nasıl güçlü. Meksika’da üniversite basılırken bir tuvalete sığınıp günlerce bekleyen o kadın konuşuyor; sayıklıyor, anlatıyor, hatırlıyor, ileriye sıçrıyor. Bolaño’nun cümleleri yine dalga gibi: hem şefkatli hem vahşi.
Auxilio’nun kehanetleri bence kitabın en ihtişamlı bölümleri. Hem komik hem ürpertici; saçma görünüp birden gerçeğe dönüşüyorlar. Şu bayıldığım pasaj burada da dursun: “Vladimir Mayakovski 2150 yılına doğru yine popüler olacak. James Joyce, 2124’te Çinli bir oğlan olarak yeniden doğacak. Thomas Mann, 2101’de Ekvadorlu bir eczacı olarak karşımıza çıkacak. Marcel Proust için 2033 yılı, uzun sürecek kasvetli bir unutuluşun başlangıcı demek. 2089’da bazı kütüphanelerden Ezra Pound’un kitapları kaldırılacak.”
Yani ne diyeyim, o kadar Bolano ki. Normalde biraz fazla erkeklidir Bolano romanları, buradaysa odağında “Meksika şiirinin anası” olan bir kadın var ve kadınları da ne kadar iyi yazdığını görebiliyoruz. Müthiş bir minik roman.