Hayatta en sevdiğim on kitaptan biri. Hiç şüphe yok.
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Friedrich Nietzsche’nin “nesneler sınırlı, zaman sonsuzdur ve böyle bir evrende insanlar aynı hayatları sonsuz kere tekrar yaşayacak ve bunun farkına varamayacaktır” şeklinde özetlenebilecek “bengi dönüş” teorisine karşı yazılmış ve “hayır, hayat döngüsel değil, doğrusaldır, hayatta her şey bir kere yaşanır, dolayısıyla kararlarımızın doğuracağı sonuçları bilmemiz imkansızdır, test etme şansımız olmadığı için büyük bir bilinmezliğin içinde yaşamak zorundayızdır” diyen bir kitap. Bunu, verdikleri kararlar ve attıkları adımlarla kendi hayatları kadar birbirlerinin hayatlarını da mahveden, dönüştüren, yıkan ve yapan 4 karakterin, 2 adam ve 2 kadının hikayesi üzerinden anlatıyor.
Bu noktada potansiyel okurları uyarmak gerekli belki; mutlu bir kitap değil bu. Çünkü Kundera, mutluluğu “yinelenmeye duyulan özlem” olarak tanımlıyor ve Nietzsche’nin söylediğinin aksine; bu doğrusal hayat çizgisinde her şey yeni, her şey tek seferliğine vuku bulur ve hiçbir zaman bulamayacağımız tanıdıklık hissinden yoksun bir yabancılık içinde yaşarız – bundan mütevellit varoluş hiçbir zaman ağırlaşamayan, hep hafif ve uçucu kalmaya mahkum bir hâldir diyor Kundera. Bunu kabullenmek midir mutlu olmanın yolu? Oysa kitabın ana karakterlerinden biri olan Tereza, bu gerçeği kabullenmiş olan sevgilisi Tomas’ın “hafifliğine, özgürlüğüne dayanamıyorum” diyor örneğin.
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ne dair söylenecek çok şey var. Hakkında bunca analiz yazılmasına, hatta tezlere konu olmasına şaşırmamak gerek – kendisi romanın insana ne kadar çok şey öğretebileceğinin en ihtişamlı kanıtlarından biri kanımca.